Ormanın kıyısına yakın, rüzgarın nazikçe estiği bir köyde, küçük bir evin avlusunda yaşayan nazik bir aile vardı. Her sabah tavukları kümesten yumurtasını verir, aile onları toplar, pencereden bakıp şükrederdi. Bir sabah küçük çocuk sepeti açtığında gözlerine inanamadı: yumurta altının parlaklığıyla ışıldıyordu. “Anne, bak! Yumurtamız altın gibi parlıyor!” diye seslendi. Aile önce şaşırdı, sonra sevinçle birbirine sarıldı; köyde kısa zamanda bu mucize duyuldu. İlk başta herkes çok nazikçe yaklaştı: aile birkaç yumurtayı pazara götürüp un aldı, bazı taneleri komşularla paylaştı ve minik iyi işler yaptılar. Köyde sıcak bir umut yayıldı; insanlar tebessümle birbirlerine bakıyordu.
Günler ilerledikçe tavuk her sabah bir altın yumurta bırakmaya başladı. Ailenin hayatı yavaşça değişti; ekmekler daha taze oldu, örtüler daha kalın, çocukların şaşkın ama mutlu gözleri daha sık parladı. Fakat zamanla içten içe bir şey kıpırdandı: “Daha fazla altın, daha rahat bir hayat,” diye fısıldayan bir ses yükseldi. Ailenin büyük oğlu, “Neden bize yetiyor da komşulara yetmiyor?” diye mırıldandı. Düşünceler büyüdü; saklama arzusu arttı. Bir gece gizlice saklanan yumurtalar için küçük tartışmalar başladı. Altınlar bir yandan barışı kolaylaştırırken diğer yandan kalplerde küçük gölgeler oluşturdu; paylaşmanın sıcaklığı kısa süreliğine unutuluyordu.
Sabah olduğunda anne, pencereden köyün sokaklarını izlerken derin bir nefes aldı. Aileyi topladı ve yumuşak bir sesle konuştu: “Bu tavuk bize bir mucize verdi. Ama mucizeyi bizim kalbimiz nasıl kullanacağı belirler.” Hep birlikte karar verdiler: altın yumurtaları sadece kendi ihtiyaçları için saklamayacak, en çok yardıma muhtaç olanlarla paylaşacaklardı. Bir kısmını okulun pencerelerini onarmak için ayırdılar, bir kısmını hasta komşulara götürdüler, bir kısmını da köyün sofrasında paylaştılar. Paylaşınca altınların değeri daha da arttı; akşamlar daha sıcak, kahkahalar daha içten oldu. Tavuk her sabah yine yumurtasını verdi; ama en büyük mutluluk, sofradaki altından çok birlikte paylaşılan sevgiydi. Köy, bu hikâyeyi nesillerce anlattı: gerçek zenginlik, elindekini paylaşmaktan gelir.

