Güneşin ışıklarıyla ısınan yemyeşil bir çayırda, minik bir karınca sabahın erken saatlerinde yiyecek topluyordu. Her gün hiç durmadan çalışır, kış için hazırlık yapardı. Onun yakınında yaşayan çekirge ise sabahları şarkılar söyleyip, ot yapraklarının üzerinde keyifle zıplardı. Çekirge, karıncayı görünce gülümseyerek, “Ne bu telaş karınca kardeş, gel biraz dinlen, müzik dinle!” derdi. Karınca başını kaldırır, “Şimdi değil dostum, kış yaklaşıyor. Sonra rahatça dinleniriz.” diye yanıt verirdi.
Günler geçti, yaz yavaş yavaş yerini sonbaharın serin rüzgarlarına bıraktı. Karınca, yuvasını buğday taneleriyle doldurmuştu. Çekirge ise hâlâ şarkı söylüyor, dans ediyordu. Rüzgarlar sert esmeye, yağmurlar başlamaya başladığında çekirge titremeye başladı. Karnı acıkmış, barınacak yeri de yoktu. Son çare, karıncanın kapısını çaldı. Karınca onu görünce içten bir tebessüm etti. “Gel çekirge kardeş, içeri gir. Soğukta kalma.” dedi.
Çekirge utanarak başını eğdi. “Keşke ben de senin gibi çalışsaydım,” dedi. Karınca ise gülümseyerek bir parça buğday uzattı. “Her zaman yeni bir başlangıç vardır,” dedi. O günden sonra çekirge, bahar geldiğinde karıncayla birlikte çalışmaya başladı. Artık ikisi de hem çalışıp hem şarkılar söylüyordu. Çünkü dostluk, paylaşmak kadar birbirinden öğrenmekti.

