Uzak diyarlarda, şarkıların ve kahkahaların eksik olmadığı bir krallık vardı. Bu krallığın en meraklı kişisi, genç ve zarif Prenses Lina idi. Lina, insanlarla konuşmayı, fikirlerini paylaşmayı çok severdi. Ancak bir sabah uyandığında krallığın bambaşka bir hâle büründüğünü fark etti. Sokaklar sessizdi, pazarlarda kimse konuşmuyor, kuşlar bile daha kısık sesle ötüyordu.
Prenses Lina bu duruma çok şaşırdı. “Neden herkes suskun?” diye düşündü. Saraydan çıkıp halkının arasına karıştı, fakat kimse derdini anlatmıyordu. Lina önce üzülse de sonra fark etti ki insanlar konuşmak istemiyor, dinlenmek istiyordu. Bunun üzerine Lina, krallığın meydanına büyük minderler yerleştirilmesini istedi. İnsanlar oraya oturdu, Lina ise tek tek yanlarına gidip onları sessizce dinledi. Kimi yorulduğunu, kimi anlaşılmadığını, kimi de fikrini söylemeye çekindiğini anlattı. Lina ilk kez bu kadar çok şeyi konuşmadan öğrenmişti. Günler geçtikçe krallıkta bir değişim başladı. İnsanlar yeniden gülümsemeye, fikirlerini paylaşmaya başladı. Sessizlik artık korkutucu değil, anlayışın başlangıcı olmuştu.
Prenses Lina o gün şunu öğrendi: Gerçek liderlik sadece konuşmak değil, kalpten dinleyebilmekti. Krallık, sessizlik sayesinde daha güçlü ve mutlu bir yer hâline geldi.

