Gökyüzünün en yüksek yerinde, pamuk gibi yumuşak bulutların üzerinde küçük ama çok parlak bir peri yaşardı. Bu perinin adı Nela idi. Nela’nın en özel özelliği, kalbinden yayılan sıcak bir ışığa sahip olmasıydı. Bu ışık, bulutları parlatır, gökyüzünü aydınlatırdı. Ancak Nela, ışığını kimseyle paylaşmazdı. Çünkü bir gün ışığı azalırsa kaybolacağından korkuyordu.
Nela her sabah bulutların üzerinde dolaşır, ışığını yalnızca kendi yolunu aydınlatmak için kullanırdı. Aşağıya, yeryüzüne pek bakmazdı. Bir gün rüzgâr perileri telaşla yanına geldi ve toprağın susuz kaldığını anlattı. Nehirler incelmiş, çiçekler boynunu bükmüştü. Nela aşağı baktığında çatlamış toprakları ve solgun yaprakları gördü. Kalbi sıkıştı ama yine de tereddüt etti. Gece boyunca düşündü. “Ya ışığım azalırsa?” diye endişelendi. Ama sonra yeryüzündeki çiçeklerin sessizce yardım istediğini hissetti. Sabah olunca cesaretini topladı. Avuçlarını bulutların kenarına uzattı ve ışığını yavaşça aşağı gönderdi. Işık yeryüzüne ulaştığında, gökyüzünde gri bulutlar toplanmaya başladı. Ardından serin bir yağmur yağdı. Toprak suyla buluştu, çiçekler yeniden canlandı. Nela şaşkınlıkla fark etti ki ışığı azalmamıştı; aksine daha da parlamıştı.
O günden sonra Nela ışığını saklamadı. Ne zaman yeryüzü yardıma ihtiyaç duysa, ışığını sevgiyle paylaştı. Böylece paylaşmanın, çoğaldıkça güzelleştiğini öğrendi.

